Website - Flickr - Twitter

*Tumblr paylaşımlarıma ulaşmak için buraya lütfen...

Son Zirvalar

20 Aralık 2009 Pazar

Third Rock From the Sun



Acayip nostaljik yaşayan bir tipim. Hayaliyle yaşadığım zamanları, hiç yaşamadım aslında. 91'de doğunca sadece Tarkan, Mustafa Sandal, Çelik dönemlerini biliyorsunuz dolayısıyla.
Bu girişin "3rd Rock from the Sun"la ne alakası var?
Bu diziyle 2 yıl önce falan ComedyMax'te tanışmıştım. İlk bölümünden itibaren müdavimi olmuştum. Dizi 1996'da yayınlanmaya başlamış, 2001'de bitmiş. Biz her şeyi geriden takip ettiğimiz için bu diziyi de geriden takip etmiş olduk. Dizinin konusu zaten eğlenceli ama diziye bağlanma sebebim bir bölümünde Türkiye'yle ilgili küçük de olsa bir replik geçmiş olması. Düşünsenize 96 yılında Amerika'da sonuçta bir dizi içinde yer almışız. Bilmiyorum, bana çok önemli bir şey gibi gelmişti. Salakça olabilir.

Neyse, bu yazıyı yazmamın amacı, aslında geçen gün dizinin iki elemanıyla tesadüfen karşılaşmış olmam. Canlı olarak değil tabii.
Hikaye söyle başlıyor. Ben hastalık derecesinde bir Mad Men izleyicisiyim. Mad Men'de -bence dünyanın en güzel kadınlarından biri- Christina Hendricks diye biri var. Bu kadını araştırırken, neler yapmış, nerelerde oynamış falan diye, bir an da sevgilisiyle de karşılaşmış bulundum. Adam çirkin. Bu kadın bu adama nasıl bakmış falan diye düşünürken, adamın hangi filmlerde oynadığına bakmaya başladım. Listede "500 Days of Summer"ı görünce durakladım. Sonra adamın oradaki McKenzie yani Geoffrey Arend olduğunu keşfettim. Sonra aslında yüzlerce kez baktığım 500 Days of Summer IMDB sayfasını incelemeye başladım ve bir an da kafamda bir şimşek çaktı.
Filmde başrolde Joseph Gordon-Levitt var ya, sanki bu adı "3rd Rock from the Sun" da görmüştüm, sonrasında hemen dizinin sayfasına bir koşuş ve gerçekten de oradaki küçük oğlanın Joseph olduğunu kavrayış. Anam bir mutlu oldum, bir mutlu oldum. Kaç kere bakmışımdır adama, hiç aklıma gelmemişti o olacağı... Halbuki hiçbir şey değişmemiş.


İkinci elemanla karşılaşmam da bir dizi de gerçekleşti. Ugly Betty'i de severek izliyorum ben ve yeni bölümlerinden birinde bir konuk oyuncu geldi. O da 3rd'deki kadın çıktı. Gayet yapılı, sarışın, güzel bir kadındı dizide. Çok beğenirdim. Simdi yaşlanmış, bu sefer de bir kötü oldum. Dedim ne kadar ünlüydü o zamanlar, ne kadar aranan kadındı. Şimdi dizilere konuk oyuncu olarak geliyor, cildi rezil vs.

Hayatın gerçekleri sonuçta ama sanki kendimmişim gibi üzüldüm görünce. Fotoğrafta çok anlaşılmıyor nasıl değiştiği ama aslında acayip yaşlanmış.



Neden bu yazıyı yazdım bilmiyorum. Kendi yıllarım geçtikçe herhalde, başkalarının yıllarına üzülmeye başladım. Yapmam gereken onlarca test, sınav çalışması, kelime çalışması olduğunu da düşünürsek çok akıllıca bir iş olmadı nostaljik takılmak herhalde.

17 Aralık 2009 Perşembe

Neden saçların beyazlamış ki?

Saçlarında beyazlar olan arkadaşlarım var. Ulan biz 18 yaşındayız daha!

Genetik tabii bazılarınınki ama diğerlerinin öyle "genleri" yok.
Şaşırıyorum tabii, sonuçta yaşın kaç başın kaç senin? Beyaz saç neyine?

Çok pimpirikli ve her şeyi takan bir tip olmama rağmen, aslında kendi saçımda da beyazlar beklerdim ama bende olmadı. Arkadaşlarımın arasında da benim gibiler var. Onların saçlar dayanamadı drama.

Dram ne derseniz, kolay değil. Devir eski devir değil. Zaman eskisi kadar rahat da değil. Evet üniversite de ne okuyacağını düşünmek, hatta üniversiteyi kazanıp kazanamayacağını düşünmek başlı başına bir stres konusu olabilir ama biz artık üniversiteden sonra iş bulup bulamayacağımızı düşünüyoruz.

Yani, yeni nesil sanılanın aksine o kadar da rahat değil. Benim hayallerim üniversiteden sonra bir dükkana kapak atıp orada kasiyer olarak çalışmak. Daha ne isterim ki? Benim de büyük hayallerim vardı ama salladım hepsini. Gerçekçiyim artık bunlara kanmayacak kadar.

Saçlar bu yaşta beyazlıyor işte. Dramatize mi ettim olayı biraz? Hiç sanmam. Gerçekler bu kadar acı, maalesef.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Güzel Yurdumun Terbiyesi



Erdoğan: Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin Doğu ve Güneydoğu Raporu, yıl 1990. Rapor ortada...

Baykal: İşine bak sen yahu, aklının ermediği konulara girme!

Erdoğan: İşime bakıyorum zaten, sana görevini hatırlatıyorum, görevini!

Baykal: İşine bak! İçinden geçirdiklerini söyle zavallı! Haydi, zavallı!

Erdoğan: Görevini hatırlatıyorum! Ayağa kalkma, rahat ol rahat! O raporda, kendi ana dillerinde yazılı basın, radyo ve televizyon dahil her türlü medya aracılığıyla yayın yapabilme, özel okullarda kendi ana dilleri ile eğitim yapabilme...

Erdoğan: Bizimkinde o yok. O senin fikrin.

Erdoğan: E, nerede yok? Burada, burada, belge burada yanımda.

Baykal: CHP’nin böyle bir raporu yok. Önüne gelen rapor yazar.Erdoğan: Tunceli Raporu’nda var. Rapor partinin resmi kararıyla olur! İşine gelmediğinde ‘bizde yok’

Erdoğan: Bunları bana siz gönderdiniz. İşine geldiğinde “evet”, işine gelmediğinde “Bizde yok.”

Baykal: Sen mi bileceksin! Partinin kararları ortada. O senin kafanda!

Erdoğan: Sayın Baykal’ı artık iyi tanıdım; akşam başka, sabah başka...

Baykal: Hadi canım sen de! Sabahleyin “Ofer’i tanımıyorum” diyorsun, öğlen “İki defa buluştum” diye itiraf ediyorsun.

Erdoğan: “Türk milleti” demek, Türkiye halkı demektir. “Türk milleti” demek, Türkiyeli olmak demektir; daha önce de ifade ettim.

Baykal: Niye çıkarıyorsun o zaman Anayasa'dan? Niye çıkarıyorsun?

Erdoğan: Gazi Mustafa Kemal bu konuyu en güzel şekilde ortaya koymuş. Boş konuşuyorsun, boş.

Baykal: Sen Atatürk’ü bırak, Hikmetyar’ı konuş! Boş konuşuyorsun, boş!

Erdoğan: Sayın Başkan, siz mi susturacaksınız, ben mi susturayım?

TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin: Sayın Erdoğan, siz Genel Kurul'a hitap etmeye devam edin.

Baykal: Gel sen sustur! Hadi gel!

Erdoğan: Grubuna hâkim ol. Hâkim olamıyorsan biz hâkim olalım. Sen kimsin de susturacaksın
Baykal: Sen kimi susturacaksın! Neyle susturacaksın! Sen kimsin de susturacaksın!

Erdoğan: Grubuna hâkim ol. Grubuna hâkim ol. Aciziyet içerisinde olma.

Baykal: Haddini bil! Ülkeyi böldüğünüz yetmedi... Ali kıran baş kesen misin sen?

----
Bu nedir yahu? Ben de mi bir sorun var? Mahalle kavgasının ortasında mıyız, yoksa televizyonda Esra Ceyhan programı mı izliyoruz? Burası ülkenin en saygın yeri değil mi? Burada güya Türkiye'nin en saygın (!) insanları oturmuyor mu?

Hitaplar, laflar, söylenenler bana acayip bir şekilde çingene mahallelerini hatırlattı. Ne güzel! Şopar bir başbakanımız ve şopar bir muhalefetimiz var.

Güzel yurdumun güzel terbiyesi.

09 Aralık 2009 Çarşamba

İstanbul Modern'de bir arabesk...



Bünye kaldırmıyor. Gerçekten!
Modern sanatlar bana göre değil, hayır efendim çok uğraştım, denedim. Saygı duydum, gezdim, dolaştım. Hep bir başka şans daha verdim, anlamaya çalıştım.

"Site" diye bir sergisi vardı Sarkis'in. Benim hiçbir bok çekemememe rağmen fotoğrafa olan tutkumu belki bilirsiniz. Bu tutkuyla babama yalvardım hadi gedelim Sarkis'e diye. Babamda sağ olsun kırmaz beni hiç, gittik bir güzel.

Ben bekliyorum, çeşitli şehirlerde çekilmiş, durum-kesit fotoğrafları falan göreceğim, hatta gizli gizli fotoğraf falan da çekmeye çalışacağım, bunları planlıyorum kafamda, o kadar organizeyim yani. Neyse biz girdik İstanbul Modern'e. Zaten kapıdan girdiğinde bi modernlik çarpıyor yüzüne daha bilet alırken falan. İnsanların yüzünde bile bi "ilerlemişlik", efendime söyleyeyim bi "artistlik" var. Kapıdaki bizim köylü güvenlik bile havalarda yani, o derece.

Kapıdan girince karşımıza çıkan ilk şey resim sergisiydi. Sevmem ben resim bakmayı ama para verdik, bakalım dedik. Garip gureba bir sürü resim... Saygısızlık etmek istemem, belki, belki değil kesin, hepsi kendi alanlarında seçkin eserler ama bilmiyorum; tuvali siyaha boyayıp, üstüne pembe ve sarı çizgiler çizmek beni pek başka diyarlara götürmüyor yani. Eminim ki, içinde ne manalar barındırıyordur o değerli eserler, neyse ben biraz hödüğüm anlayamıyorum o derinliği...

Büyük heyecan içindeyim fotoğraflar gelsin diye bekliyorum yürüdükçe.

İstanbul Modern'e bir kere daha gitmiştim, İstanbul'a ilk taşındığımız devirlerde. O zaman bir kısa film vardı. Herif, 15 dakika boyunca bir kedinin süt içişini çekmiş. Aman bir bayıldım. Oturdum kedi sütü bitirene kadar izledim anam. Hala da dilimden düşmez yani, söylerim arada çekeceğim ben de bir gün "süt içen kedi" adlı bir kısa film diye. Ölmeden önce yapmak istediğim 100 şey arasında üst sıralardadır...

O yüzden fotoğrafları ararken, bir yandan da bakıyorum, etrafta film falan var mı diye.

Mutlu sona ulaşmamdan kısa bir süre sonra sevgili filmlerimi buldum. Bir tanesinde bizim köylerden birinde Don Kişot'la Sanço Panço'yu canlandırmışlar, dağlarda eşek üzerinde geziniyorlar, izlemeye başladım ama baktım çorapları çıkarıp, derede ayaklarını yıkamaya başladılar, dedim ben gidiyorum. Sonra başka bi film "Sanatın Doğuşu" diye. Garip gureba dijital, metal çiçekler havaya doğru uçuyorlar, film bundan ibaret. Beynim almaz benim bunu diye ondan da çıktım. Sonunda süt içen kedinin hikayesine benzer bir şey buldum, bitene kadar izledim. Sarkis'çiğim su dolu bi kabın içine, ucu boyalı bir fırça batırmış ve suyun içinde boyanın dağılışını çekmiş. Hoşuma gitti, güzeldi yani izledim sonuna kadar.

Bu arada hala fotoğrafları arıyorum.... Sonunda buldum.
Bir girdim sergi alanına, aman yarebbi!

Laf attığım o resimler var ya, yemin ediyorum çok daha derin manalar içerdiklerini anladım o saniye. Oğlum bu ne hal be??!! Adam eğlenmiş resmen. Ne şehir var ortada, ne bi manzara. Tamam anlarım modern olmaya çalışıyorsun, ne bileyim bi farklılık falan ama rica ediyorum biraz anlam kat işin içine yaa! Çöpleri boş bi odaya yığmış, sonra da fotoğraflarını çekmiş.

Kusura bakmayın hiç bir savunma dinleyemeyeceğim ben. Her şeye açığım, modernlik desen var, arabesk desen var bende, ama bu! Bu modernlik değil, bu "Ben farklı olmaya çalışıyorum"un ters tepip, adamın yüzüne şak diye yapışması.

Düşündüm ama bir an. Yani bu fotoğraflar bu kadar değerli olmasa, İstanbul Modern para verip bunları niye getirsin lan diye... Hani gelip gören insanlar da var, hoş yarısı eminim benim gibi beklentiler içinde gelmişlerdir ama ne olursa olsun. Kendimi kötü hissettim. Ben mi salağım, ben mi anlayamıyorum diye.

Sonra içimi bi hüzün kapladı, kendimi oralara ait hissetmemeye başladım. Hüzün yüzüme de yansıyınca, babam ben seni nası normale döndüreceğimi biliyorum diyerekten beni aldığı gibi başka bir sergiye götürdü....

"Ohhh" dedim varınca o yere, özüme döndüm!! Ruhum rahatladı, arabesk havam ortaya çıktı yine...

Türk filmleri afişleri sergisiydi bahsettiğim yer. Baktım da baktım, doyamadım, tekrar baştan baktım. Fotoğraf da çektim bol bol, yasak değildi burada İstanbul Modern'deki gibi...

Fotoğraf dediğin böyle olur işte dedim, mutlu oldum gene. Üzerimdeki kasvet dağıldı.




Anladım ben, benim bünyeye fazla geliyor modernlik. DNA'mdaki kıro genlerinden midir, yoksa çocukluğumun Kaman ve Bingöl'de geçtiğinden midir bilmiyorum, fazla artistlik bozuyor beni.
Kırolarla dalga geçiyorum arada, sonra da modernlerle dalga geçiyorum. İki tarafı da seviyorum ama sanıtım kıroları daha kolay anlıyorum...
Yazının uzunluğu yüzünden herkesten özür dilerim, pek minimalist olamadım bu sefer. :P

08 Aralık 2009 Salı

Alan Rickman ve Sesi

Bir şey yazmaya gerek yok. Gelip İstanbulda yaşaması için kaç para vermem gerekiyor?

video

05 Aralık 2009 Cumartesi

Ölüm - Cennet - Cehennem


Bu aralar ölüm üzerine çok fazla düşünüyorum.
Birgün öleceğim diye hiçbir üzüntüm yok. Neden olsun ki zaten? Banane, ben uçup gideceğim buralardan. Açıkçası yukarıda beni neler beklediği de pek umrumda değil. Cennet veya cehennem, ben cezamızı bu dünyada çektiğimize inanıyorum. "Ne biçim Müslümansın sen?" O biçim Müslümanım işte. Bu dünyada yaptığım iyilikleri, karşılığında bir ödül alacağım, cennete gideceğim diye yapamam ben. Aynı oranda, işlediğim bütün suçları da tövbe ederek üzerimden atmaya çalışmam. Yanlışım varsa, vardır. Cehenneme gideceğim diye korkmuyorum. Zira öyle bir yer varsa, bu bahsettiklerim yüzünden büyük ihtimal yolum oraya düşer. Ama diyorum ya, zerre umrum değil.

İnsanlar hayatta yeterince acı çekiyorlar. Ruhsal acılar, fiziksel acıların 100 katı. Yanlış yaparsak, bu oranda bize de yanlış yapılır dünyada. Bunu savunan bir akım, bir enerji takibi var mı bilmiyorum ama ben böyle düşünüyorum. Kimler böyle düşünüyor, hangi akıma bağlı olmalıyım diye bir merakım da yok. Kimi bana katılabilir, kimi de taşlayabilir.

Ölümden korkmanın tamamen bir Müslüman dayatması olduğunu düşünüyorum. Kuran'ı okudum. Yanlış yapanları cehennemin beklediği açıkça belirtiliyor orada. Ha diyeceksiniz, bu kadar kötü insan var, adam doğrayan, kaçakçılık yapan... Onları durdurmak için de bir kitapta bunların yazılması lazım ki, adamların gözü korksun. Ben de diyorum ki, ulan öyle şeyler yapan adamların bir kitapta yazan iki-üç satır şeyden neden gözleri korksun ki! Adam almış başını gidiyor zaten, gözü bi bok görmüyor, adam doğruyor orada. Sen adama cehennem diyorsun. Evet, onun da çok umru.

Cehennem sadece inançlıları korkutuyor. Yani zaten hayatını iyilik yapmaya adamış, Allah korkusuyla yaşayan, haram lokma yemeyen tipleri... Bu tipler de zavallıcıklar, aman onu yanlış yapmayayım, aman cehenneme gider miyim acaba diye küçüklükten itibaren dolduruluyorlar.

Bir de ikiyüzlü eşşoleşşekler var afedersiniz. Hani o çok dindar gözüken hacı-hoca takımı. Önünü dönüp Kuran okuyan, arkasını döküp kadın poposu gözetleyen. Sonrada kendi karılarına öyle bakılmasın diye sarıp sarmalayan. Bir de bunu din namına yaptığını söyleyen. Halbuki erkek cinsinin pis düşünceleri yüzünden karısını kapattığını söylese, inanın gidip elini öpeceğim.

Cehennem korkusu bu adamlarda da yok işte. Bazıları diyecektir; ulan Chen, eğer cehennem yoksa bu adamlar cezalarını nasıl çekecekler diye...

Ben onların da cezalarını bu dünyada çektiklerine inanıyorum. Mesela aile içinde huzurları olmayabilir, etraflarında hiç gerçek arkadaşları olmayabilir, başları sürekli birileriyle derde girebilir. Bana göre bunlar en büyük dertler işte. Hele de ailede olmayan huzur var ya! İşte o cehennemin en yakıcı ailevinden bile daha yakıcı.

İsteyen istediğini söylesin. Ölmekten korkmuyorum. Cennet ve cehenneme de inanmıyorum. Eğer Allah varsa, çocuk gibi cennet ve cehennemle uğraşacağına, bize bu dünyada zaten yaptıklarımızın cezasını ödetiyordur. Yaptığının oranına göre...

02 Aralık 2009 Çarşamba

Bir Snape Aşığı...

Hani ortalığı kasıp kavuran, tüm gençlerin dilinde olan şarkılar, filmler vardır. Oldum olası nefret etmişimdir onlardan. Bu yüzden de çoğu zaman dışlanırım. Hiçbir arkadaşımla ortak zevkim yok mesela. Arada tek tük çıkıyor ama çoook nadir. Duruma alıştım. İnanın ilk başlarda zor oluyor, sonradan hazmediyorsun ve kafayı takmamaya başlıyorsun.

Neyse işte, bu durumuma bir istisna var. O da Harry Potter. Aslında benim Harry Potter'la tanışmam o popülerlik evresinden önceye denk geliyor. Amerika'da yaşayan bir aile tanıdığımız vardı. Birgün Türkiye'ye geldiğinde bana kitap almak istedi. Kitapçıya gittik ve "Aaa bu kitap acayip ünlü. Türkçeye çevirmişler, sana bunu alayım" dedi. Ben de hiç sevmem inanın bilim- kurgu, fantastik türünü. Ses çıkarmadım, aldık. Başladım kitaba, anam çok sıkıcı. Bir türlü ilerlemiyorum. En sonunda dayanamadım bıraktım. Bir arkadaşa doğum günü hediyesi olarak götürdüm. (Evet, terbiyesizce bir davranış, biliyorum =))

Sonra bir patladı bu kitap, sormayın. Ortalık yıkılıyor Harry Potter diye. Ben de gerisingeri kitapçıya, tekrar almak için kitabı. Salaklık işte, okumaya başladıktan sonra kitabın ortalarına doğru bir heyecanlandı olaylar sormayın. Elimden bırakamadım. Hatta bitirdiğim ilk uzun roman olarak kişisel tarihimde de yerini almıştır bu kitap. Sonrasında çıkan her kitap alındı, her filme gidildi. Hatta asam bile vardı ucundan sim çıkıyordu. Sonra attım mı bir şey oldu, hatırlamıyorum.

Hani ilk başta bahsettiğim "ortak zevk" meselesi vardı ya? İşte yine ben sıyrıldım milletin arasından ve Snape'e aşık oldum. Arkadaşlarım yine beni dışladı. O kadar insan içinden gittin Snape'e mi aşık oldun diye. Ben hissediyordum ama başından beri, özünde iyi bir insan, cesaretli bir adamdı o. Nitekim kitabın sonunda da dediğim gibi çıktı. Hoş, bir aralar üzüldüm kötü bir karakter oldu diye ama onu o haliyle de sevdim ben. (Hayal dünyasında yaşayan bir kızın çığrışlarını dinlediniz...)

Harry Potter olayını büyük oranda Snape için okumaya başladım bir vakitten sonra zaten. Sonra sevgi Snape'ten çıkıp, Alan Rickman'a kaydı. Bu noktada da hiç benimle aynı düşüncelere sahip bir arkadaşım yok. Etrafta vardır tabii Alan Rickman'ı seven ama benimkiler adama kusan bakışlarla bakıyorlar ve onu iğrenç buluyorlar. Halbuki, bana göre dünyanın en yakışıklı adamları arasında...

Kader işte. Hep popüler olmayanları seviyorum. Bu şarkıda da, filmde de, aktörlerde de, yaşam tarzında da, seçimlerde de, zevklerde de böyle. Bekliyorum sabırlan birileri çıkar benim gibi diye...

Son olarak bir fotoşop rezaleti olarak Alan'ımla kendimi koyuyorum...


01 Aralık 2009 Salı

Hitler'in son radyo konuşması...



"Nazi" kavramını duymaya bile dayanamıyorum. Duygusuz bir insanımdır aslında ama ölen insanlara, yaşanan vahşete tabii ki üzülüyorum. Yalnız, bu dayanamama durumu bu nedenlere değil, küçük yaşta bana geçirtilen travmaya dayanıyor.

Travma dediysem kasıtlı yapılmış bir şey yok. "Hayat Güzeldir" diye bir film vardı hatırlarsanız o devirleri anlatan. Tek derdimin "alınmamış oyuncak" olduğu devirlerde annem tarafından bana izletildi bu film. Sonra üstüne yetmezmiş gibi bir de okulda izlettiler. Çok yanlış! Küçücük çocuğa bilsin, öğrensin diye izletilen bazı şeyler, ilerde hoş olmayan durumlara yol açabiliyor. Mesela, şu an "Naziler"le ilgili hiçbir şey izleyemiyorum ben. Ne Hitler lafını duymaya dayanabiliyorum, ne de "Yahudi". Karnımda bir şeyler buruluyor duyunca.

Hala çeşitli çabalar var bana bu konudaki filmleri izletme konusunda. Her seferinde kaçarım, izlemem. Geçen sene kaçamadım ama. Okulda bir ders koydular bize "Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi" diye. Muhteşem bir ders. Tarih derslerinde okutulan son devirden başlayarak günümüze kadar olan zaman dilimini kapsıyor. Yakın Türk tarihi içinde darbeler falan her açıdan inceleniyor. MEB'den beklenmeyecek bir performans yani. Yine de tüm sınıflara konmadı bu ders. Sadece Dil sınıflarına kondu bizim okulda, çoğu okulda koyulmamış bile. Millet olarak güzel şeylerin içine etmekte birebir olduğumuz için doğal karşıladım, üstüne gitmedim.

Neyse, bu ders içinde biz dolayısıyla Hitlerdir, yaşanan bütün vahşetlerdir falan hepsini gördük. E kaçışı da yok bu işin, sınavını oluyorsun. Dolayısıyla istemediğim kadar "nazilere" maruz kaldım. Bu sene de aksi gibi peşimi bırakmadı herifler! Dönem ödevini Tarih'ten aldım. "45 sonrası dönemde yaşam" başlıklı bir sunu hazırlamam gerekti. Eğlenceliydi, bütün eski reklamlar, arabalar, beyaz eşyalar, filmler, ulaşım araçları falan... Fakat, radyonun gelişim sürecinde karşıma gene Hitler çıktı. Efendim bu adamın radyodan millete seslenmesi ünlüymüş ve hoca da bana bulabilirsen bir kaydını bul dedi. Youtube'da hemen eklemişler zaten, oradan aldım bende. Ses kalitesi kötü, Almanca bilenler bile zor anlayabilir belki, bilmiyorum.

Dediklerinden hiçbir bok anlamasam da oturup dinledim kaydı. Arkaya da bir müzik koymuşlar ortamı iyice germek için. Gene bütün kötü düşünceler sardı beni dinlerken. Sesinde bile nefret var. Almanca bilmesen bile, konuşması seni germeye yetiyor.

Kaydı koydum yukarıya belki dinlemek isteyenler olur diye. İngilizce metni de burada...

Herhalde bir daha da Hitler, Naziler hakkında bir yazı yazmam. İlk ve sondu bu.

Türkan Şoray'ın buruk acısı...


Bu tartışmayı uzun zamandır takip ediyorum ve en sonunda kendi blogumda da yazmaya karar verdim.
Buruk Acı'yı Türkan Şoray mı yazdı?

Bu konuda bir çok yorum var aslında. En büyük iddia yazmadığı yönünde. Yücel Sarpdere, Evrensel’de bu konu hakkında bir yazı yazmış. Önce onu okuyun isterseniz:

Buruk Acı

Meseleyi Adnan Özyalçıner anlatmıştı.70’li yıllarda Yeni İstanbul Gazetesi adıyla bir gazete yayımlanıyordu.Tiraj artışı için yol yöntem düşünülüyordu.O vakitler gazetelerde günlük tefrika halinde yayınlanan romanlar ilgi görüyordu.Akıllara bir fikir geldi.Bir yazarla anlaşılacak; yazdığı roman gazetede tefrika edilecek…Fakat Türkan Şoray’ın imzası atılacaktı!Tefrika için Adnan Özyalçıner’e gelindi.Adnan Özyalçıner her gün tefrikayı yazıyor, gazetede Türkan Şoray imzasıyla yayınlanıyordu.Tefrika çok etkili oldu.Yeni İstanbul Gazetesi bir anda 60 bin tiraj aldı.Romanın bir yerinde kahramanın şarkı söylemesi gerekiyordu.Adnan Özyalçıner’de, Sennur Sezer’e şiir yazması için rica etti.Sennur Sezer, o meşhur “Buruk Acı” şiirini işte böyle yazdı.Daha sonra roman filme çekildi.Film oldukça ses getirdi.Ama filmden daha öne çıkan şey, “Buruk Acı” şarkısı olmuştu.Şarkı dillere dolandı.“Gurbet içimde bir ok, her şey bana yabancı,Hayat öyle bir han ki, acı içinde hancı.Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı,Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.Yıllar yılı gönlümde, bir gün sabah olmadı,Bu ne bitmez çileymiş, neden hâlâ dolmadı.Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı,Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.Ruhumda bir yara var, için için kanıyor,Kalbimde buruk acı, alev alev yanıyor.Sevmek korkulu rüya, yalnızlık büyük acı,Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı.”***Gerçekten de duyanı hemen etkileyen bu sözler, akıllarda yer etti.Ama tıpkı romanı gibi şiir de yıllarca Türkan Şoray’ın bilindi.Aslında Sennur Sezer’in ellerinden dökülmüştü.Burada haksızlık etmemek için bir parantez açmak lazım.Türkan Şoray, Türk sinemasına büyük emeği geçmiş en nitelikli oyuncularımızdandır.Hem yeteneği, hem de kişiliği ile halkın kalbinde özel bir yere oturmuştur.Zaten o da, meşhur şiirin kendisine ait olmadığını söylemiş bulunuyor.Bugüne kadar müzik adına kaliteli işler sunan ‘Kalan Müzik’ önümüzdeki günlerde “Yeşilçam Şarkıları” adıyla piyasaya iki CD çıkartıyor.Bu iki CD’de Sennur Sezer’in birer şiirinden bestelenmiş iki parça yer alıyor.Bunlardan birisi de “Buruk Acı”Böylece geç de olsa edebiyatımızın iki seçkin ismi, güçlü kalemi veemekçisi Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner’e hakları verilmiş oluyor!Tabii bu durum sanat ve edebiyat severleri mutlu ediyor.Çünkü hepimizin öğretmenleri olarak Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner, her şeyin en iyisini, en güzelini hak ediyor.Teşekkürler, Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner.Teşekkürler Türkan Şoray.Teşekkürler Kalan Müzik ve Hasan Saltuk
Yücel Sarpdere/Evrensel

Bu yazı böyle ama bunun yanında bazıları var ki; bu şarkıyı dedelerinin yazdığını iddia ediyorlar.
Raziye Sündüs ve Burcu Aslan bir bloga bıraktıkları yazıda; dedeleri AHMET FUAT EROL'un bu şiirinin Köy Enstitüsü Dergilerinde yayınlandığını iddia ediyorlar ve yetkililerin belgeleri incelemelerini istiyorlar.

Sonuç olarak ortalık üçe ayrılmış durumda; Türkan Şoray yazdı diyenler, Adnan Özyalçıner yazdı diyenler ve Ahmet Fuat Erol yazdı diyenler.

Bu durumun sonucu ne olur bilemem ama böyle sürüp gider herhalde.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Knit Graffiti



Efendim, bu deli işi gibi görünen şeyi ben de ilk defa öğrendim. Daha doğrusu PostCrossing sayesinde aldığım bir karttaki bir kız bana Knit Graffiti yaptığını, bu konu hakkında bilgim olup olmadığını sorduğunda araştırma içine girdim.



Millet sokakları, o şehir havasından kurtaracağız diye böyle bir şey başlatmış. Ellerinde boyalar graffiti yapmak yerine, daha çok kadınlara hitap eden ve nasıl diyeyim aslında kadınların acayip hoşuna gidecek bu olayı geliştirmişler ki, herhalde bizim nenelere söylesek çok da hoşlarına gider. Sürekli ören tipler oldukları için en azından ördükleri şeyler benim gibilerin "çeyiz"lerinde çürüyeceğine böyle hayırlı işlere yardımcı olurlar.



Gel gör ki, bu olayı Türkiye'de uygulamaya çalışsak, herhalde takılan bütün işler yerlerinden çıkarılıp evlere götürülürdü. Çünkü bizim milletimiz sanmıyorum bu tür oluşumlara modern bir çerçeveden bakabilsin. Çoluk çocuğa oyun çıkardı işte.

Belki zaten bu knit graffiti meselesini biliyordunuz ama ben yine de arada belki benim gibi bilmeyenler vardır diye yazmak istedim. Ha, bana göre değil bu örgü işi. Elimden hiç gelmez, ayrıca gelmesini de istemezdim ama görünüş bakımından hoş yahu! Yani bizim o sokak lambalarında böyle rengarenk örgüler olsa fena mı olurdu. İçimizdeki "ev kızı" ortaya çıkardı belki.